16 Ekim 2019 Çarşamba

Değişim

Ceketinin cebinden çıkardığı eskiz defterindeki çizimlerle yaptığı kısa süreli karşılaştırmadan sonra, saatlerdir peşinde olduğu ağacı en sonunda bulduğunu düşünüyordu. Bir önceki, yani birkaç ay önceki gelişinde, yolu hatırlayabilmek için çizdiği bu ağacın, kısa sürede bu kadar değişmiş olmasına anlam verememişti, halbuki, köklerinde biten kırmızı, narin yapılı çiçekler, çizimiyle birebir uyuyordu ve en ince ayrıntılarını bile muhafaza ediyordu; ağaç, yapraklarıyla beraber koyulaşmıştı, sarı yaprakları kurumuş, renk değiştirmişti. İlk karşılaştığında, gözlerini kapatarak dokunduğu bu yapraklara şu anda dokunacak olsa, ilk temasta paramparça olabilecek binlerce yıllık bir insan iskeleti gibi dağılırdı, bu yaşlı, çürük yaprakların dağılırken çıkaracağı sesleri bir kez duyacak olsa, bir daha hiçbir şey duymamayı dilerdi. Bu değişimin bir gün gerçekleşeceğini zaten biliyordu, sadece, bu gözle görülür ölümün bu kadar kısa sürede gelmesini anlayamamıştı. Ayın on üçüydü -ay takvimine göre dolunay zamanı- ve her şeyin bir önceki gelişindeki gibi olmasını istiyordu, fiziksel yapısının kısa sürede değişmesine aldırmadan, o günkü giydiği kıyafetlerin birkaçını ve bulamadığı parçaların da benzerlerini üzerine geçirmişti. Dolunayla karşılaşmak istemediği için -önceden tecrübe ettiği birtakım anlamlandırılamayan olaylardan dolayı- defterini cebine yerleştirdi ve tekrar hızlıca yola koyuldu.

Gözlüklerine sertçe vuran birkaç damla, yağmurun habercisiydi; yağmur da kötülüklerin, insanlığın o zamana kadar görüp görebileceği en şiddetli savaşın yaşandığı yıl boyunca neredeyse her gün yağmur yağmıştı ve yağmur, artık kötülük habercisiydi. Bir gencin, yanlış olduğunu bildiği ama yine de o yanlışı yapmanın ona daha çekici geldiği bir anda kendisini bile bile hataya sürüklemesi gibi, şimdiden bir yanlışın içinde olduğunu, işlerin daha kötüye gideceğini ve yakın zamanda olacakların, uzak gelecekte olacaklardan daha hafif kalacağını biliyordu, en azından sadece hissediyordu ki bu da bildiğini gösterirdi. Buluşma gününe henüz daha vardı, habersizce, erkenden gitmek istemişti. Yerleşim alanına varmadan önce yaptığı, kısa sayılabilecek yürüyüşünde, savaştan önceki insanların eşyalarını fark etti, yol boyunca bulduğu birkaç günlüğe göz ucuyla bakıp içeriğini tahmin ettikten sonra dağınıklığa, ait oldukları yere fırlattı. Hava kararmaya ve ışıklar da kendini belli etmeye başlamıştı, uğultu ve sis artmıştı. Bir süre, sanki etraftaki tüm ışığı içine hapsetmiş gibi görünen su birikintisinin üzerine düşen seyrek yağmur damlalarını izledi. Odaklandıkça, şekiller daha da karmaşıklaşıyor, kendisini bir rüyanın içinde gibi hissediyordu. Dayanamayıp gözlerini kırptığı her an gerçekliğe geri dönüyor ve bu gerçeklikten uzaklaşmak için tekrar odaklanıyordu. Bu minik eğlenceden sonra, gitmesi gereken yere göz attığında, eski ruh haliyle tekrar buluşmak zorunda kalmıştı.

Bitkin kalabalığın arasından sessizce geçti, gürültünün azaldığı patikadan ilerlemeye koyuldu ve en sonunda, uzun yılların ardından artık yeni sahiplerini ağırlayan eve varmıştı. Kapıyı çaldığında, duyduğu kahkahalar aniden kesildi. Saçları siyahtı, ancak bir önceki görüşmelerinde daha açık olduğunu hatırlıyordu. Ango da onunla birlikteydi, aynı görünüyorlardı. Sonradan eklenmiş birkaç tablo dışında, çevre de aynı görünüyordu. Yeni eklenen tablolar çok fazla değişiklik yaratmamıştı çünkü duvardaki diğer tablolarla -bazıları üç, bazıları da dört veya beşinci ayını doldurmuş insan fetüslerinden oluşan- neredeyse aynıydı. Infera -şimdilik ona böyle sesleniyorlardı-, sıkkın görünüyordu, bu ani ziyaretten hoşlanmadığı belliydi. Konuşma başlamadan önce cebindeki eskiz defterini tekrar çıkardı, biraz karıştırdıktan sonra onu buldu, “Gerçekten de aynı görünüyor”, diye düşündü. Hızlıca tekrar cebine yerleştirdikten sonra konuşmaya başlamadan önce derin bir nefes aldı, günlerce kafasında toparlamaya çalıştığı konuşmanın ilk cümlesini sarf edemeden, laflar yerinden çıkıp da düşünceden sese dönüşemeden önce ağzına tıkıldı, “Sen söze girmeden önce belirteyim, artık buna devam edebileceğimi zannetmiyorum, sadece, hiçbir şey söylemeden buradan ayrıl.” Kurtuluşa bu kadar yaklaşmışken, bu ani değişimi anlamlandıramamıştı, heyecanla ayağa kalktı. “Ne? Ne demek istiyorsun?”. Yerdeki tahtalarda anlık bir hareketlenme oldu, kızlar bunu fark ettiklerinde, birbirlerine bakıp çok kısa ve imalı bir gülümseme alışverişinde bulundular. Kızların aynı mı yoksa farklı mı olduklarını anlayamıyordu, iyice gerilmeye başladı, gerginliği sesinden anlaşılıyordu, siyah giyimli bir adam aniden tahtaları parçalayıp yukarı çıktı. Güçlü görünmeye çalışıyordu, bu gerginlikle baş edebilecek seviyede değildi. Hemen cebindeki eskiz defterini çıkarıp adamı çizmeye çalıştı; bir sonraki siren sesinden sonra herkesi unutacağını biliyordu, kabaca karaladıktan sonra da çizimin köşesine, ölmesi gerekenlere özel olarak eklediği işaretten iliştirdi. Son bir kez evdekilerin gözlerine teker teker baktıktan sonra hızlıca ayrıldı ve geldiği yoldan tekrar uzaklaştı.

Rahatlamış ve hatta acıkmış hissediyordu. Bulabildiği en taze meyvelerden topladı, eve dönüş boyunca atıştırdı, tatları her zamankinden daha güzel geliyordu. Yağmur dinmiş ve dolunay en tepede yerini almıştı. Uzun uğraşlar sonunda bulmuş olduğu ağaçla tekrar karşılaştı, biraz düşündükten sonra onu ateşe verdi, hem de defteriyle beraber. Dolunay, geceyi zaten aydınlatıyordu, ancak alevlerle kendisine daha da aydınlık bir gece yaratmış olduğunu fark etti ve üzüntüyle huzurun iç içe geçtiği bu yeni duyguyla tanıştığı için kendisini çok şanslı hissetti.

18 Haziran 2019 Salı

Haz

Bir süredir, vücudunu yormak için denediği sıra dışı çabaların içinde, kendisine en uygun olanını bulduğunu düşünüyordu. İşler çığırından çıkmaya başlayana ve yeni bir haz geliştirdiğini fark edene kadar tek amacı yorulabilmek ve istemsiz bir şekilde uykuya dalabilmekti. Her zaman, birisinin sadece elini havaya kaldırarak büyülü bir şekilde onu bayıltmasını ve sakince uyutmasını -tabii tekrar uyanabilmek şartıyla- dilerdi; böyle bir şey mümkün olmayacağı için de kendi yöntemlerini bulmalıydı. Bir tür suça evrilecek olan, ilk başlarda masum bir amaca hizmet eden yeni takıntısı, ortalarından itibaren başladığı bir filmi isteksizce seyrederken fazlasıyla dikkatini çekmeyi başarmış birkaç saniyelik bir sahneyle başladı: Kadın, E... apartmanının giriş katındaki daire kapısının hemen önünde duran paspasın altındaki anahtarı alıp içeri giriyordu, daireyi, dairenin sahibini tanıyordu ve büyük ihtimalle bu hareket, kadının kendi başına aldığı bir karar da değildi. Neden bu kadar etkili olduğunu bilmediği ve çoğu zaman daha önce gördüğünden neredeyse emin olduğu bu anlık görüntüleri, sesleri ya da cümleleri hayatı boyunca fark etmişti, ancak hiçbir zaman ciddiye almamıştı. Bu durumu, rüyalardaki, çok anlamlı gelen motiflerin uyandıktan kısa bir süre sonra silinip gitmesine benzetirdi. Uyumayı, gerçek dünyaya açılan bir uyku evresi olarak düşünürdü, haksız da sayılmazdı.

Apartmanındakilerin artık uyuduğunu düşündüğü bir vakit, sessiz adımlarla merdivenlerden inmeye başladı. Kendinden emindi. Ana çıkış kapısını en sessiz şekilde kapattıktan sonra arkasını döndüğünde, kedi yavrularıyla karşılaştı. Bir süre inceledikten sonra onlara yaklaştı, birkaç tanesi fırlayıp karanlığa karışırken geri kalanlar hafif aydınlığın içerisinde siyahlıklarını sergiliyorlardı, her minik miyavlamalarında, sanki renkleri beyaza çalmaya başlıyor ve siyah renkten eser kalmıyordu. Hissettiği ama baktığında gerçeğe dönüşmeyen bu görüntüleri gerçekten görmek istedi. En azından bir şeyleri hayal edebildiği için kendini şanslı sayıyordu. Eğilip onlara dokunmaya başladı, bir annenin evladını bağrına basmasını andıran bu sahnede, içinden, "Daha az önce tanışmamıza rağmen bana nasıl güvenebiliyorsunuz? Belki de bulduğum ilk taşla sizi ezeceğim, küçük bir şüpheniz bile yok mu?" diye düşünürken onlara daha da içten sarıldı, başlarını, çenelerini kaşıdı. Yere eğilmiş vaziyette, son bir kez diğer dairelere göz atmak istedi, ortalık sessiz ve sakindi. Güzel bir geceydi. Gözü, balkonlardan birinde, ılık rüzgarın dans ettirdiği, süzülen çamaşırlara ilişti ve bir süre onları hipnozite olmuş gibi izledi. Bu, yine daha önceden tanıdık gelen sahnelerden biriydi, ve yine hatırlayamadığı. Bu hissin üzerinde olmasını sevdi, doğru gecede dışarıda olduğunu hissettiriyordu. Bahçe kapısını açıp, elleri cebinde dolaşmaya başladı. Yüzünde hiçbir ifade seçilemiyor olsa da içinden gülümsüyordu, içindeki coşku, arada sırada yürüyüş şekline de yansıyordu, kaldırımdan inip çıkarken bir tavşan gibi zıplıyordu.

Yarım saatlik dolaşmanın ardından gözüne bir ev kestirdi, onu uzaktan bir süre izledi. Elleri cebinde, karanlık bir sokağın kenarında, bir korkuluğu andıran haliyle kaskatı bekliyordu. Tam devam etmek için ilk adımını atacakken iki çocuğun hızla yanlarında belirip oynadıklarını fark etti. Gürültülü bir şekilde yerde birikmiş yağmur suları üzerinde zıplıyor ve birbirlerini ıslatmaya çalışıyorlardı. Çocukları neden daha önce fark edemediğini anlayamamıştı. Gürültüler arttıkça rahatsız olmaya başladı, çocuklar iyice sırılsıklam olmuştu. Erkek olan kızın saçını çektiğinde ortam birkaç saniyelik gerilse de oynayarak uzaklaştılar ve en sonunda gözden kaybolmuşlardı. Gözüne kestirdiği eve doğru yürümeye hızlı adımlarla gitmeye devam etti. Kapıya ulaştığında yağmur atıştırmaya başladı. Kapı açıktı ve içeri girip, kalp atışı gittikçe hızlanırken daireleri gözlemlemeye başladı. Dışarıdan baktığında açık bir ışık görmemişti, ancak şimdi, üst katlara doğru bir ışığın açıldığını gördü. Bodrum katlarına bakarak başlamak istiyordu. İlk dairede paspas yoktu, ancak yine de kapıyı birkaç kere zorladı. Diğerine sessizce geçtiğinde, kapı önünde duran tırtıklı bir silecek bulduğuna sevindi, hemen eğilip altını kontrol etti; anahtar yoktu. Bu eylemi, en üst katlara çıkana kadar devam ettirdi. Bazen duraksıyor, hiçbir şey yapmadan ışığın sönmesini bekliyor, bazen de çalışan asansörü fark edip bir köşeye siniyordu. On altıncı dairenin önüne geldiğinde, eğilip paspasın altını kontrol etti ve eline buz gibi bir anahtar değdi. Yüzü karanlıkta gülümsemeye başladı. Önce kulağını duvara yaslayıp içeriyi dinledi, sürekli devam eden, uğultuyu andıran bir ses duyuyordu. Eğer bu sese bir renk verecek olsaydı pembeyi seçerdi. Siyah boşluğun içinde beliren pembe titreşimli renkler.

Yavaşça ama korkuyla anahtarı kullanmaya koyuldu, tam anahtar deliğiyle buluşacakken kapı kendi kendisine açıldı. Karşısında kırmızı cübbeli, yaşlı bir adam görüyordu, adamın hemen arkasında da aynı kıyafetli bir kadın bekliyordu. Uğultu devam ediyordu. Onları gördüğüne şaşırmadı, korkması gerekiyordu ancak korkmadı. O anda, sanki herkes zaten birbirini bekliyor gibi davranıyordu. Hep beraber, sakin adımlarla yürümeye başladılar. Bitmek bilmeyen koridorlarla dolu, tüm kapıların açık olduğu evin içerisinde gezmeye başladılar. Kapılardan birinde kedi yavruları vardı, bir diğerinde ise, sokakta gördüğü, gülüşüp oynaşan çocuklar. Bazı odalarda kendisini gördüğü de oluyordu, birinde çiçeklerle uğraşıyor, diğerinde ise bazı elektronik cihazları tamir etmeye çalışıyordu. Bazen çocukluğunun olduğu bir odadan geçiyorlar, bazen de, ilk gençlik yıllarının olduğu. Artık koridor bittiğinde odaları da geride bıraktılar ve karşılarında kapalı tek bir kapı kaldı. Kadın ve yaşlı adam, aynı anda, "Bunu hak ettin." dedi ve elinde tutmaya devam ettiği anahtarla kapıyı açtı. Karşısında kendisini gördü. Tiksinti hissetmeye başladı, "Gerçekten böyle mi görünüyorum?" diye düşündü. Sesli söylememesine rağmen, karşısındaki kendisi, "Evet, ama sorun değil." diye cevapladı. Elini hafifçe kaldırdığında, kendisi de aynı şeyi yaptı, yavaşça yere indirdiğinde ise, beraber yere yığıldılar, ve huzurlu bir sonsuz uykuya dalmak için yeni bir sürece girdiler. Kapatmamak için direndiği gözlerinin son kapanıştan önce gördüğü, evin de kendisiyle beraber yıkıldığıydı.

16 Nisan 2019 Salı

Doğru Seçenek

Mantar panodaki küçük çatlakları birkaç dakikadır aralıksız seyrederken ortaya çıkan düşünceleri, her zamanki gibi, donuk bir şekilde seyrettiği ve kimsenin dönüp de bakmayacağı detaylarla bir bağlantı içermiyordu; onları ortaya çıkaran, hayal dünyasındaki resimlerdi. Yine korkuların galip geldiği bir savaşta, iyi anılar arada bir beliriyor, durmaksızın gümleyen sallantıyı az da olsa hafifletmeye çalışıyorlardı. İşte tam da böyle bir kargaşada ortaya çıkan aydınlık bir ses, havada ve diğer dünyalarda uçuşan yoğun sisi dağıtmayı başardı. "Ah, siz miydiniz?". Sinekleri ve dumanı savurmak için salladığı eli ister istemez gözüne iliştiğinde, hemen yakınındaki bezi alıp ellerindeki tozu birkaç hamlede silmeye çalıştı. İçeri gelen Işığın farkında bile olmadığı bu hareket, Bay M. için önemli ve aynı zamanda da tedirgin ediciydi, etrafında ve içinde hissettiği tüm kirliliği söküp atabilecek güçte olduğunu hayal etti. "Şey, aslında sizi bu kadar erken beklemiyordum, ben işimi bitirene kadar şurada oturun lütfen", ekledi: "Merak etmeyin, tam da olması gerektiği gibi çalışacak". Oturmasını gösterdiği sandalyenin yüzeyi, yüzündeki tozu, toprağı aratmıyor; açık kahverengi olması gerekirken siyaha çalıyordu. Genç kız ayakta beklemeyi tercih etti. Tek bir yere odaklanamayacak kadar sabırsız olan gözleri, zoraki bir havayla bir ayrıntı arıyor, ancak, dikkatini verebildiği tek görüntü, ışığın etkisiyle bir oraya bir buraya yürüyen adamın gölgesi oluyordu.

Çeyrek saatin ardından kopan gürültü, yoğun sessizliği bitirdi ve neredeyse sakinliği sonsuza dek yok edecekti. İrili ufaklı İngiliz anahtarlarını yerden toplamaya çalışırken, göz ucuyla panoyu kontrol etti. Çatlaklar artmıştı. Titreyen ellerini nasıl durduracağını bilemeden, "Ben hallediyorum, küçük bir kazaydı, o kadar". Işıklar ve gölgelerin arasında kaldığını fark etti: Bir yanda, yaşamaya çalışırken içini ısıtmaya yetecek körpe bir ateş, diğer yanda, kendini tam ortasına bile atsa hayatta kalabileceği, yeri, göğü eritebilecek olmasına rağmen tek yapacağı dakikalar içinde tüm çevreye yayılıp sadece olumsuzlukları kavuracak bir alev. Kararsızlığı seçebilmek için her şey çok geçti ve yeni bir seçenek için ne vakit ne de sakin bir ruh hali eşlik ediyordu. Elleri birbirine dolanmıyor olsa, tamiri ve teslimatı çoktan bitirmişti. "Biliyor musun, tam şu ana kadar, kaldığın yeri daha önce görme fırsatım olmamıştı. Ufak ama sıcacık. Yani, ortamdan bahsediyorum", dedi genç kız, sadece arkasını gördüğü adama dönmüş, iki elini de arkasında kavuşturmuş bir şekilde. Tamirci, birkaç saniyelik duraksamada, bitmesi yıllarca sürecek bir canlının -ki eğer tasvir etmek isteseydi, seçeceği kelimeler şunlar olurdu: "Saçları, neredeyse tüm vücudunu saran yoğunlukta ve yerlere kadar uzanan; ışığı uzak çevresini bile aydınlatmaya yetecek derece korlaşmış lavlarla bezeli bir vücuda sahip; gözleri, tüm yapısının sahip olduğu kırmızı ve sarının arasında dolaşan tüm renklerin aksine bembeyaz ve yıldız parçalarını andıran bir parlaklıkta; hareketleri olabildiğince yavaş ve her minik kıpırdamasında dünyada ve hatta evrenin en dip köşelerinde felaketlere yol açan, karşı konulması oldukça zor bir tanrıça"- tablosunu hayal eder etmez, güzel yaratığı kafasından uzaklaştırdı. Düşünceleriyle baş başa kalıp onlara yoğunlaşmak ya da hiçbir şey düşünmeden gerçek dünyaya odaklanıp sağlıklı bir duruş sergilemek isterdi, ancak iki eylemi de aynı anda yapması gereken bir süreçteydi. Resmi aklından çıkarıp, söylemesi gerekenleri, konuşma balonlarının içinde hayal etti ve içlerinden en uygun olanı seçti: "Teşekkür ederim".

Aslında işini çoktan bitirmişti, düşünceler çatlaklarla beraber çoğalıyordu ve ağlamaklı bir ifadeyle saatini kontrol ediyordu. "O ses neydi?", "Hangi ses?", "Az önceki, bilmiyorum, bir ses duydum", "Ben ses falan duymadım". Artık o iki seçenek için bile vakit yoktu; seçimi yapan zamanın kendisi olmuştu. Pano ortadan ikiye ayrıldığında ve mantarlar her yere saçıldığında, genç kız aniden birkaç adım geriye attı ve farkında olmadan, titreyen ellerini hemen arkasındaki cam kapının koluna ulaştırmaya çalıştı. Bir anda odada beliren, dakikalar önce basık bir kovuğun içinde nefes almaya çalışan, şimdiyse doyasıya nefes alış verişlerini gerçekleştirebilen üç adam -Tamircinin deyimiyle aslında o kadar da kötü olmayan şeytan kılıklılar- genç kızı gördüğünde kaşlarını çattı. İçlerinden birisi, "Yok! böyle anlaşmamıştık, onu götüremeyiz!" dedi, öteki, "Adi babasının bize yaşattıklarından sonra böyle bir planı düşünmen bile saçmalık!" Ufak topluluk saniyeler içinde kızıştı, çizilen sahnenin aksine ses yoktu, belki de zaman yavaşlamış bile olabilirdi, etraf kırmızıya bulandı, bu seferki, insanın içini ısıtan kırmızılık değildi, siyahtan ayırt edilemeyecek kadar koyuydu. Küçük atölye, bir gün içerisinde görebileceği, belki de, insanoğlunun bile henüz göremediği tonlardan oluşan tüm kırmızılığı bir tiyatro izleyicisi gibi seyretmişti, o an ilk sözcüklerini söyleyebilecek kabiliyeti edinmiş olsaydı, en sonunda diline dökeceği ilk düşünce, tüm bunların gerçek olup olmadığını sorgulamak olurdu.

Susadığını fark ettiğinde hava kararmıştı, epey de uzaklaşabilmişti. Rengarenk kedilerin, ağaçların arasında yavruladıklarını işitirken matarasından büyük bir yudum alıp yüzünü aydınlık geceye çevirdi, o an hava, daha önce hiç görmediği kadar parlak gelmişti. Birkaç yıldızı hayalinde birleştirerek tanrıçayı oluşturmaya çalıştı, artık kuralları belirleyenin kendisi olduğunu hissetti, yeni takımyıldızları oluşturmamak için hiçbir sebep kalmamıştı. Arkasını döndükten ve anlık bir gülümsemenin ardından konuştu: "Sana tam da olması gerektiği gibi çalışacağını söylemiştim".

11 Kasım 2018 Pazar

Gerçek Hediye

O, gerçek bir tiksinti kaynağı ve onun, üzerimdeki etkilerini en sonunda anlatabileceğim için mutluyum. Ancak, son bir aydır yaşadıklarımı da hesaba katarsam, mutlu olmam için başka nedenlerim de var. Nedendir bilinmez, bir şeyler yolunda gitmeye başladığı sıralarda, bir kabus peydahlanıverir. Bu her zaman böyle olmuştur. Ilık bir esintinin, uykusundan uyanıp her türden bitkiyi selamlamak için yola çıktığını ve ara sıra da sarı ve turuncu çiçeklerin üzerinde dinlendiğini hayal edin. Böyle bir günün atmosferini bozabilecek bir güce kimin sahip olabileceğini söyleyeyim: Feoda. Bu, onun lakaplarından sadece birisi ve ben gerçek ismini yazmak dahi istemiyorum.

Daha anlaşılır olması için Eylül ayına dönmem gerekiyor. Gökyüzünün maviliği dışındaki her şey sıcak görünüyordu ve hafifçe atıştıran yağmura aldırış etmeden, tüm yapraklarını dökmüş, çıplak bir ağacın yanına yaklaşmak için arabamdan indim. Yeşil elbiseli bir Yunan kadın heykelini andıran simsiyah vücudu titriyordu. Ağacın gövdesine dokunurken, düşüncelerimi okuyup okuyamadığını merak ettim. O sırada biraz daha hızlanan yağmur damlalarının, tenime düştüğü anda buharlaşacağını hissediyordum. Bir rüyayı andıran bu küçük an şu seslenişle mahvedildi: “Hey! Orada her şey yolunda mı?”. Zamansız ortaya çıkan kabusum bu kimse değildi, ancak herhangi bir şekilde heykelini yapmak istemeyeceğim çirkinlikte de değildi. Kafamdaki anlık görüntü, süresini doldurmadan önce üzerine yeni kimseler ekleyemezdim. “Ah merhaba. Her şey yolunda, sadece manzaranın keyfini çıkarıyordum. Fakat orada çoğu şey yolunda görünmüyor”. Bir an önce gitmesi benim için önemli bir kazanç olurdu. Ancak buna rağmen yardımsever bir görüntü çiziyordum. “Sana senin şu ihtiyarın yardım etmesi gerekmiyor mu?” diye düşündüm. Ben tekerleri patlamış bisikletini arabama yüklerken, çok meraklı küçük bir kız çocuğu gibi beni izliyordu. Bisikletinin aksine o sağlam görünüyordu. Kısa bir sessizliğin ardından, dağ evinde iyi vakit geçirip geçirmediğimizi sordu. Herhangi bir davet ihtimaline karşı, çok yoğun olduğumuzu ve dağ havasının iyi geldiğinden bahsettim. Kısıtlı bir alanda olmasına rağmen çok fazla hareket ediyordu ve meraklı haliyle etrafı incelemeye koyuldu. Ön misafir koltuğundaki aynayı açtığında fotoğrafımızı gördü. “Bunun burada olması çok tatlı.” Dedi. Göz ucuyla bakıp küçük bir gülümsemeyle teşekkür ettim. Daha az görmek için oraya özellikle koyduğumdan habersiz bir şekilde fotoğrafa gülümseyerek bakıyordu. “Karın bu fotoğrafta gerçekten de ona benziyor!”. Kabusumdan bahsediyordu. Dağ evine yaklaşıyorduk ve onun artık inmesi gerekiyordu. Ben bisikletini çıkarırken bundan sonrasını kendisinin halledebileceğini söyledi. Bunu kabul edemeyeceğimi söyleyerek bisikleti taşımaya koyuldum. Tepeyi çıkarken duyduğumuz silah sesi tüm kuşları dağıttı. Biraz irkildim. “Sanırım bugün de tavşan yiyeceğiz”. Dedi memnuniyetsizce. “Aha! Tam da kafasından!” Yırtıcı bir ayıyı andıran sesi ve görüntüsü netleşmeye başladığında, bizi fark etti. “Gördünüz mü? Gittikçe daha iyi olmaya başladım!”. Piposundan her çekişinde daha da çürüyordu. Kareli kırmızı gömleği kirden siyahlaşmaya başlamıştı. Avını mağarasına taşır gibi karısını yakalayıp tahta evlerine götürdü.

Eve dönüş yolunda güneşin özellikle üzerine yansıdığı bir taş fark ettim. Sanki doğa, yapmam gerekenleri biliyor ve bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Taşı kaldırdığımda ortaya çıkan minik solucan gerçekten de iğrenç görünüyordu. Onu elime aldım. Bana bir zararı yoktu ama aynı zamanda büyük bir tehdit unsuruydu. Onu tek hamlede yok edebilirdim. Geri yerine koydum ve taşı sert bir şekilde üzerine fırlattım. Onu öldürdüm çünkü bu gerekliydi. Bazı ruhların bu hayatta yer etmemesi bazen iyi bir şeydi.

Kulübemize ulaştığımda hava kararmak üzereydi. Kucağında dişi bir kediyle bana gülümsüyordu. “Şşş. Yeni uyudu. Eğer tekrar uyanırsa bizi saatlerce meşgul edecektir.” Dedi fısıldayarak. Kedilere dokunduktan sonra günlerce kaşınmam gerçeğine rağmen güzel bir sahneydi. Üstümü değiştireceğimi söyleyerek yatak odasına geçtim. Ben gözden kaybolana kadar üzgün bakışlarını benden ayırmamıştı. Erkenden ayrılacağım için üzülüyor olmalıydı. Perdeyi hafifçe aralayıp Fulgurların evine göz attım. Adını anmak istemediğim o iğrenç yaratık, şu anda yolda olmalıydı, belki de çoktan gelmişti. Evi seyrederken pencerenin sağındaki duvarda bazı yazılar olduğunu fark ettim. “Hayatım, bunları daha önce görmüş müydün?”. Ona ikinci kez seslendiğimde uzaktan gelen bir ses duydum: “Oh, evet. İlk taşındığımız gün görmüştüm ama üzerinde çok durmadım, zaten bir şey anlaşılmıyor. Evdeki tek kusur, sanırım o yazılar.” Daha önce neden fark etmediğime bir türlü anlam veremiyordum. Kaşlarımı çatıp yazıları çözmeye çalışırken bacağımda bir şeylerin gezindiğini hissettim. Bu davetsiz canlılar beni tedirgin ediyordu. Arkamı döndüğümde gördüğüm parlak gözlerden biraz korktum. Gözleri olmayan canlılarla aram daha iyidir, beni korkutamıyorlar. Karanlıkta görebildiği şey sadece dış görünüşüm değildi. İzlenildiğimi hissettim. Bu hissin her şey yolunda giderken neden hissedilmediğini hep merak etmişimdir. Bir suçlu, her zaman bilinçsizce bazı ipuçları bırakır. Haksızlık ettiğim kişi bendim, bu beni pek de suçlu yapmaz.

Sabah erkenden yola çıktım, onları yakalamalıydım. Tahta eve yaklaştığımda müzik sesleri duyuluyordu. “Umarım onu görmem,” Diye düşündüm, “ama umarım o görür.” İhtiyarı bahçede gördüğüme sevindim, sandalyesinde sallanıyordu. “Biliyor musun, bu botları en az 15 senedir giyiyorum, bana mısın demediler!”. Haklıydı, botlar dışındaki her şey ölüydü. Feoda’nın gelip gelmediğini sordum. Cevap beklerken bir soruyla karşılaştım. “Hasta olup olmadığına emin misin? Sen titriyorsun evladım.” Ellerimdeki kutuyu uzattım. “Bu size, yani… Evet, size. Bir hediye. Biraz ağır ama zorlanacağınızı sanmıyorum”. Ben hızlı adımlarla uzaklaşırken, her zamanki saf ifadesiyle beni izlediğinden emindim. Bu iğrenç adamın, kendisi gibi bir yaratığı dünyaya salmasına saşmamalı.

Ben uzaklaştıktan sonra evde yaşananları daha sonra onun ağzından dinleme şansını yakaladım. Bundan sonrasını elimden geldiğince o anlatıyormuş gibi özetlemeye çalışacağım.

Babam düşünceli bir şekilde eve geldiğinde aniden üzerine doğru atladım ve beni havada yakalamaya çalışırken kutuyu düşürdü. Ben kucağındayken ağzındaki piposunu çaldım. Biraz sinirlendi ama pek önemsemedim. Hemen üstüme başıma çeki düzen vererek boğazımı temizledim. Eğlenceli bir karaktere bürünmeye çalışıyordum. Benden küçük olan yeni karısı kıkırdamaya başlamıştı. Kendimi onun öğretmeni gibi hissediyordum. Gözlüğümü taktım. “Sizi işe yaramaz sürüngenler! Beni eğlendirmek için size beş dakikalık bir süre veriyorum!” Babam da dayanamayıp gülmeye başlamıştı. “Hadi şunu açalım. Belki işe yarayacak bir şeydir ya da kırılmaması gereken bir şey”. Kutudan çıkarılan heykel, düştüğünde oluşan ufak bir çatlak dışında büyüleyici görünüyordu, ustaca işlenmişti. “Bu onun karısı olmalı, ancak neden bize böyle bir şey vermek istedi ki?”. Hiçbir şey söylemeden heykeli izliyordum. Önce müzik kayboldu, daha sonra da renkler. Eğer sivri ve uzun dişlerim olsaydı onu anında paramparça edebilirdim. Heykeli kaldırabildiğim kadar havaya kaldırdım ve fırlattım. Kendime geldiğimde müzik tekrar duyulabilir oldu. Küçük eş, rahatsız edici bir çığlıkla beraber heykelin parçalarına koştu. “Bu da ne! Bunu görmelisiniz!”. Heykele yaklaştığımda, onun bütün kıvrımlarımı içinde sakladığını fark etmiştim.